Başlangıç - Yaratım
- Baran

- 6 Ağu 2020
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 15 Ağu 2020
O her şeyden önce ve sonra daima orada duran hatta duracak olandı. Sonsuz karanlığı içinde, semada, süzülerek yaşantısını kendinde hissettiği yaratmaya duyduğu sonsuz hevesle sürdürür giderdi. Karanlıkların içinde bir gün, yaratma dürtüsünün içinde kımıl kımıl hareketlendiğini gördü. En çok ışıldayan ve kımıldanan parçasını kendinden koparak boşluğa doğru saldı. Böylece onun ilk yardımcısı, kutsal ruhların birincisi cismine kavuşmuş oldu. Apak ve berrak bir motivasyon besliyordu yaşamın kendisine dair. Böylelikle boşlukta salınmaya ve gezinmeye başladı. Çağlar boyu Tanrısının dizinin dibine bir gün olsun uğramadan ışıksız göğün içinde bulutlanıyor, parçalanıyor fakat nihayet birleşerek, öğrenerek gezintisine devam ediyordu. İnsan yılıyla hesaplanamayacak kadar uzun süre sonra hiçliğin içinde yol alırken birdenbire etrafında, gerisinde, ilerisinde daha önce hiç görmediği parıltılar belirmeye başlamıştı. Bu parıltılar gezgin ruhu mest ederek içini huşuyla doldurdu. Artık Tanrısının yanına dönme vaktinin geldiğini bu şekilde anladı. Yine çağlar süren dönüş yolunda yıldızları iyice tanıdı ve bildi. Bu gökte ışıklarıyla karanlığı yırtan yıldızların şekillendiği günler onun hatırasından silinmeyecek ve bu yıldızlar onun daima ilhamı kalacaktı.
Nihayet döndüğünde Ulu Tanrısını bir şeylerin üzerinde çalışırken gördü ve pür dikkat onu izledi. Boşluğun içinde aynı yıldızların birdenbire belirmesi gibi birçok gezegen, yeni yıldızlar ve bulutlar beliriyordu. Gezgin ruh, kutsal ruhların birincisi, bunları da hayranlıkla izledi. Tanrısının yaratımına duyduğu hayranlık onu kımıl kımıl hareketlendiriyor, ışıldatıyordu. Sonunda Büyük Tanrı, tek ve zamansız olan, yıldızlardan güneş sistemlerine, güneş sistemlerinden gezegenlere evreni yarattı. Şimdi bin bir çeşit hayvan, ağaç ve bitki saniyeler içinde doğup yetişip ölüyor, nesilleri başlıyor tükeniyor ve gezegenler vızır vızır hareket ediyorlardı. Bütün bu hazırlığın bambaşka bir şey için olduğu besbelliydi. Artık yaşam aydınlık ve berraktı.
Ulu Tanrı semanın içinde, aydınlıklara layık ilk insanları yaratmaya koyuldu. Yüzleri evrenin ışıkları gibi parlak ve güzel, ömürleri yıldızlar gibi uzundu. Onları ana rahminden geçmek ve varoluşa adım atmak üzere tasarlıyor, bir marangoz ustası gibi yontuyordu. Bir saniyeliğine yüz binlercesinin gözlerini açıp kapattı. Hiçlikten doğan fakat şimdi alacalı parlak evreni ilk defa böyle gördü insanlar. Kaderleri bu yüzden daima semayı özlemek, emelleri göğe varmak oldu. İçlerinde göğe dair karşı konulamaz bir hasret bu bir saniyelik bakışma yüzünden birikecekti. Onlar göğe ve göğün ahengine âşık olacak, yaşamları boyunca sanat ile bu ahengi taklit edeceklerdi. Bu sırada gezgin ruh tüm bu olanları önceleri hayranlıkla, huşu içinde fakat sonraları onmaz ve uslanmaz bir kıskançlıkla seyrediyordu. Evet o Tanrısının kendisinden kopmuştu fakat bin yıllar boyu karanlığın içinde tek başına seyre dalmış, böylece karanlık onun cisminin bir parçası olmuştu. Bir çocuğun kıskançlığında fakat aynı yaratma hevesiyle, bir babanın oğluna duyduğu hayranlığa benzer bir şekilde, kendi kendine bir yaratma işine girişti.
Heyecan, tutku ve korkuyla kendinden parçalar katarak kâh eriyerek kâh çoğalarak daha kısa, eğri büğrü fakat diğerlerine benzeyen birçok insan yaratmayı başardığında Tanrısının onu izlediğini gördü. Endişeyle kaçıp saklanmak, gezmek, uzaklaşmak istedi. Fakat ondan saklanılamazdı, ondan kaçılabilecek bir yer yoktu. O her yerde ve her şeyin kendisindeydi. Bunu fark ettiğinde tekrar hayranlık ve bu sefer pişmanlıkla önünde eğildi. Ulu Tanrı gezgin ruhun başını okşadı, bir babanın oğluna duyduğu şefkat ile. Ve buyurdu ki,
“Senin yaratımın da senin olduğun gibi benim bir parçamdır. Ben onlara da sana bahşettiğim ve diğerlerine de bahşedeceğim yaşamı sunacağım. Fakat onlara aktardığın karanlık yazgılarının söküp atılamayacak bir parçası olacak.”
Ağzıyla ya da telepati yoluyla değil varlığının kendisinde, gezgin ruhun suretinin içine buyuruyordu söylediklerini. Sonra gezginin yarattığı insanlara çekidüzen verdi fakat onları kendininkilerden ayırır şekilde bıraktı. Onlar o kadar da berrak, kusursuz değillerdi. İçlerindeki karanlık günahlarına sebep olacak ve onların “düşmüş” olarak adlandırılmasına sebep olacaktı. Düşmüşlerin ömrü kısa, kırılgan, günahkârdılar. İçlerinde elbette yüksek insanlara benzeyen, göğe hasret kalacak bazıları da olacaktı. Fakat onların yüzünden yaratılmışların hepsinin kaderi kan ve savaştan yana olacaktı. Ve Ulu Tanrı böylece mühürledi gezgin ruhun, düşmüş ve yüksek insanların yazgılarını:
“Böyle olacaktı ve oldu.”





Yorumlar