Kolları Bağlı Odysseus Şiiri - Analiz/Değerlendirme
- Baran

- 5 Mar 2022
- 17 dakikada okunur

Analiz boyunca şiiri didik didik eder, her dizeyi enine boyuna düşünürken hiçbir zaman şiirin tüm gizlerini, tüm ruh hallerini ve tüm imgeleri gözler önüne sermeyi düşünmedim. Bir yönetmen nasıl ışık kadar, karanlığı da kullanıyorsa; bir şair de sözcükler kadar sessizliği, anlatılar kadar puslu imgeleri de kullanabilir. Hiçbir filmde yönetmenin kararttığı yerleri aydınlatmak filmden aldığınız tadı artırmayacağı gibi şiirin imgelerini birer birer anlamanın ve açıklamanın da şiire bir faydası yoktur. Bu yazı boyunca yalnızca Melih Cevdet Anday’ın bir şiiri ilmek ilmek işlemekteki ustalığına dikkat çekmek ve bu şiirin benim için neden bu denli özel olduğunu işaret etmek istedim. Şiirin etrafında gelişen temanın kuruluş aşamalarını, bu tema için önemli bulduğum imgeleri eşeledim. Kalan tüm yan anlatıları elimden geldiğince bu yazının dışında tutarak okuyucu için şiirin keyfini kaçıracak tespitler yapmaktan kaçındım, buna rağmen şairin bu şiirle ilgili kendi söylediği bazı alıntılara da analizde yer verdim. Yine bu yazıyı okumadan önce Kolları Bağlı Odysseus şiirini en az bir kez okumanız ve üzerine düşünmenizi, bu yolculuğu en azından bir kereliğine tek başınıza tecrübe etmenizi tercih ederim. Zaten şiirin sonunda birkaç dize içinde olup biten şaşkınlığı kavramak için şiirin her imgesinin sırlarını aralamaya ya da o şaşkınlığı yaratan temanın üzerine kurulduğu zemini anlamanıza gerek yoktur. Şiirden hoşlanan insanlar olarak sadece şiir konuşmaya bahane arıyoruz.
Birinci ve ikinci bölümlerde neredeyse her kısımda şiiri durdurarak eklemelerde, analizlerde ve tahminlerde bulundum. Ancak şiirin üçüncü ve özellikle dördüncü kısmında şiir temayı kurma işini tamamen bitirdiği için ekleyecek pek bir şey yoktu, şiirin ilk iki bölümü yeterince irdelenerek okunduğunda geri kalanı apaçık önünüze seriliyor. Melih Cevdet Anday’ın “…İnsanın doğa ile ilişkileri, insanın doğaya, topluma, kendine yabancılaşması, bu yabancılıktan kurtulmak için giriştiği savaş, tuttuğu ve tutması gereken yollar…” (Yeditepe, (79), 16-31 Ocak 1963) temaları ile andığı şiiri:
Kolları Bağlı Odysseus
BİRİNCİ BÖLÜM
1.
Ağız bir zamandı sürekli ve anısız
Gözden önceki göz içinde yalnız
Somut hayvanlar yürürdü hayvanlarla
Ağaçtan önceki ağaçlar büyürdü
Açardı hasatsız gökyüzünü
Ustan önceki sabah kanlarla
Bulut tapınağında bir yıldız
Şiirin birinci bölümü, şiirde üzerinde durulacak temaların çocukluğunu temsil ediyor. Birinci bölüm 1. kıtada şiir bizi zaman ve oluştan önceki bir zamanla karşılıyor. “Ağır bir zamandı sürekli ve anısız, gözden önceki gözler içinde yalnız.” Ağaçtan önceki ağaç henüz insan zihni tarafından algılanmamış/kirletilmemiş/yozlaştırılmamış bir ağaçtır. Şiirde bu ağaç algılanacak ve yozlaşarak ara formlar içinde gezinecek, nihai formuna dönüşün yollarını arayacaktır; doğadaki her insan ve her nesne gibi. İnsan zihni tarafından algılanmamış ve henüz değişmemiş nesneler bu aşamada zamandan önceki (veya zamansız) kozmos içinde varlıklarını sürdürmektedir. Bu noktada şairin insan algısının üzerinde bir gerçeklik olduğu düşüncesi şiirin içinde yayılıma başlar. Bu nihai formlarındaki hayvanların “somut” olmalarının altının çizilmesi, onların gerçek olduğuna bir kanıttır şüphesiz. Bu gerçeklik insanın “biricik” algısıyla daha sonraları bozulacak, insanın doğanın içinden çıkıp doğanın karşısında durmasıyla değişecektir. Halihazırda daha 1. Kıtada yaratıma dair izler görürüz. “Açardı hasatsız gökyüzünü ustan önceki sabah kanlarla…” Zaten şiir, insanın gerçeği kavrayışı üzerine çıktığı bu yolculuk boyu yollar kat ederek bizi şiirin sonuna hazırlamakta.
2.
Evreni tostoparlak uyur böcek
Düşünde gökleyin kocaman
Gök mü yoksa böcek mi önce
Duruşur bir anda geçmişle gelecek
Geyik akarsuları özlediğince
Hem su hem geyiktir akan
Düşle gerçekleyin içiçe
İnsanın dokunmasından önceki, sürekli kozmosun “düşle gerçeğin iç içe” olduğu tek bir an oluşturduğunu anlarız. Bu tüm zamanlılığın bozulacağına dair ipuçlarından biri akarsu bahsidir. Geçmiş-gelecek kelimelerinin (zaman çağrışımı) hemen ardından gelen akarsu sözcüğü, Herakliatos’un bir nehirde iki kere yıkanılamayacağına yönelik meşhur söylemini hatırlatır. Bir anın geçmişte kalması, yeni anlar algılanmaya başlaması (şimdinin mevcudiyeti) ve gelecek kavramları bize bu tüm ve sürekli zamanın geçmişte kalacağını; zamanın bir nehir gibi akmaya başlayacağını verir. Herakliatos’un söyleminin yeri ise bu bağlamda hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı şeklinde yorumlanabilir. Bu imalar çocuk durumundaki evrendeki oluşun biricikliğini de işaret eder. İlerleyen kısımlarda özne ve nesne karşılaşmaları ve birleşmeleri olarak karşımıza çıkacak motifler şiirin bu kısmında (evrenin çocukluğunda) henüz nesne-oluş birleşimidir. “Hem su hem geyiktir akan”
Ayrıca “Geyik akarsuları özlediğince” dizesi doğrudan Davut’un mezmurları 2. Kitap 42. Bölümden doğrudan alıntıdır. “Geyik akarsuları nasıl özlerse, Canım da seni öyle özler, ey Tanrı”
3.
Bildik bakışları ile süzerdi beni
Aynasında sarılaştığım nehir
Çekirgelerle büyürdüm üç adımda bir
Çekirgeler kuru yıldızları yerdi
Acıkmış bir güneşin öğle dikenleri
Çıngıraklarla havayı titretir
Tanrısal uykularımı bilerdi
Az önce geyikle tek vücut hale gelen nehrin şairi süzmesi ile başlar 3. Kıta. Bu nehrin aynasında sarılaşma işi üzerine çok düşündüm. Belki bizim yaşantımızdan çok eskide kalmış bir imadır artık, belki de zaten eskimeyi anımsatması için var. Bu şiiri ilk okuduğum günden beri bu konu hakkında başka bir çıkarımda bulunamadım. Evrenin çocukluk aşamasının henüz çarpık ve grotesk yapısı hakkında bilgiler alıyoruz. Zaman, algı, gerçeğin yokluğunda ya da zamansızlık ve algısızlıkta (sanırım şair ikincisini daha doğru bulurdu) nesneler insan algısı sınırlarını her yönüyle aşmış durumdadırlar. Çekirgeler kuru yıldızlar yer ve çocuklar çekirgelerle büyür üç adımda bir. “Ben” şiire ilk bu kısımda dahil olur. Şiire insanın dahil olduğu ilk kısımda “tanrısal” kelimesinin anılması hem Homeros destanlarında oldukça sık kullanılan bir kelime olmasıyla Grek mitolojisinin içinde olduğumuzu bizlere fısıldar hem de bu mitolojinin öznesinin insan olduğuna vurgu yapılır. Şiirin ilerleyen kısımlarında tanrıların insan yaratımı olduğu iddiası da hakeza kendine yer bulacak. Zaten insanın bütünüyle özne haline gelmediği bu kısımlarda istikrarlı bir şekilde tanrılardan da bahsedilmemektedir.
Bu kıtanın birinci dizesi Baudelaire’in “Correspondances” isimli şiirinden alıntıdır. Qui l’observent de leurs regards familiers. Şaire göre, şair bu dizeyi çok önemli ya da vazgeçilmez güzelliği olan bir dize olduğu için değil, “Correspondances” şiiri ile bu bölümün içerik olarak birbirine olan benzerliğini işaret etmek için alıntılamıştır.
4.
Ey çocukluk, mutluluk simyacısı!
Alevini bul getir yanmış bakırın
Batı bulutundaki alı indir yere
Ne oldu tomurcuğun içindeki ısı
Kırmızı yaldızla mı damladı altın
Saydam sapın özündeki ambere?
Bul getir korkusuz büyücü, gizci başı!
Şiirin 4. Kıtasında evrenin çocukluğunu anlamak için, bununla insan çocukluğu arasında kurulan paralelliğe değinmek gerekir. İnsan çocukken nasıl etrafını daha farklı algılıyorsa, gerçek ve düş arasındaki sınırlar insan zihni büyüdükçe kalınlaşıyorsa ve bunlar çocuğun yetişkinlere göre daha mutlu olmasını sağlıyorsa şiirdeki evren çocukluğu da aynı böyledir. Evrenin çocukluk hali, insan çocuklarında olduğu gibi yönlendirmeye ve yoğrulmaya açık bir haldedir. Birinci bölümün 4. Kıtası bir yaratım mitinin başlangıcı gibidir. Yaratımı gerçekleştiren de “çocukluk” denen simyacı. Demek ki yaratım ve var oluş dışarıdan bir müdahale ile tetiklenmez de evrenin içinde daima vardır. Şair bu oyunu birinci bölümün 7. Kıtasında “yasaların içgüdümdü benim” diyerek devam ettirecektir.
5.
Yerin üstünde gördük bunu unutma
Herkes yeniden yaşadı ve unuttu
Kalıntılarla uzak anılarla yakın
Kendi görütünde bir kırmızı karaca
Ne güzel yangındı o yangın
Herkes yeniden yaşadı ve unuttu
Yaktığımız mutluluğu unutma
5. kıta bana daima “insan doğmadan önce yaşayacaklarını bir kez görür ve öyle doğar” mitini anımsatıyor fakat biliyorum bu sezi bir yakıştırmadan fazlası değil. İşin aslı insan zihni evrenin büyük bilincinin bir parçasıdır önermesinin temelleri burada atılıyor. Bu noktaya dek nesne, oluş, özne paralellikleri ve zihinsel bütünleşme metaforları okuyucuya sunuldu. Bu noktada şiir bizi her şeyin insan algısıyla ilgili olduğu fikrinin etrafında gezdiriyor, yine de şiir bununla yetinmeyerek bu argümanların hepsini derinleştirecek. Melih Cevdet Anday’ın bir şiiri kurma inancı Kolları Bağlı Odysseus şiirinde de açıkça görülebiliyor. İmgeleri okuyucu zihninin karanlığında salınmaya bırakmak yerine bu imgeleri genişleterek, tekrarlayarak ya da çoğu zaman aynı çağrışımı aradığı yeni kelimeler kullanarak şiirde düşünsel bir temel yaratıyor. Bu düşünsel temel örneğin bu şiirde, şiirin sonunu etkileyici ve gerçekçi kılacak.
6.
Ey doğa, büyük doğa, sağır kral!
Tasında mermer yaz yağmuru
Kesik bacağında güneş halhal
Çağırıyorsun eski bahçene çocukluğu
Sendin senin mutlu uyruğunda
Sonra baktım pencereme vuran dal
Görünüp yok oldu
6. Kıta şiirin zaman çizgisinin dışına çıkıyoruz. Şair anakronik olarak insan algısının sınırlılığından (bugünden) evrenin çocukluğuna sesleniyor. Tabii evrenin çocukluğunda insanlar henüz tanrıyı da yaratmış değiller, seslendiği tanrı doğanın/evrenin ta kendisi. Anakronizm ya da tam tersinden bakarsak tüm zamanlılık evrenin çocukluğunda belki de olağan bir şey olduğundan buraya yerleştirilmiş “gelecekten geçmişe sesleniş” bir mantık hatası değil, hatta temayı güçlendiren yeni bir söylem oluyor. Şairin bu kısımda, günümüzde yaşayan bir insan olarak evrenin çocukluğunu özlemesi, daha doğrusu anlaması bu kısmı daha ilginç kılıyor. Yine de pencereye vuran ve görünüp görünüp kaybolan dalın şairin geçmiş zaman (insanın henüz evrenle bütün olduğu günler) anılarının silik bir görütü mü yoksa aynı konudaki hislerinden emin olamaması ve tereddütü mü, keskin sınırlarla buna karar vermek mümkün değil. İki hissin de bu dallarda yoğun olduğunu düşünüyorum, en azından şiirin bu aşamasında. Çünkü ileride dal daha keskin sınırlarla önümüze çıkan bir imge olacak.
7.
Ekşi salkımdan şarabı çıkaran kim
Toprağı ateşten, ateşi sudan
Bitkiyle, böcekle, benimle oluşan
Sonra kitaplarda okuyup öğrendiğim
Görünmez ışınlar, iç içe yörüngeler
Bensiz mi yanar, bensiz mi döner
Yasaların içgüdümdü benim
7. Kıta, 4. Kıta gibi bizlere farklı yaratım metotlarını anlatıyor. Aralarındaki farkın en önemlisi yaratımlarının ölçekleri. 7’de yaratım 4’ün aksine var olan kurallar çevresinde gelişen insan faaliyetlerinden oluşuyor. Hatırlarsınız ki 4. Kıta insana ait bilincin ilk kez oluştuğu, evrenin kendisini yarattığı bir süreçti. 7. Kıtada ise insan keşif düzeyinde faaliyetler peşindedir. “Görünmez ışınlar, iç içe yörüngeler bensiz mi yanar, bensiz mi döner, yasaların içgüdümdü benim” insanın, evrenin çocukluğundaki evrenle bir hali ve bu keşiflerin, yaratılan imgelerin, bu günlerin bir sonucu olduğu anlatısı.
8.
Unutamam o güz ikindisini
Her yanda alı al bir mutluluk
Terli bir at gibi gülümseyiverdi
Düşle gerçek arası dörtnala
Bir koşudan sanki çoğala çoğala
Gelip yitivermişi çarçabuk
Beyaz kulelerle bayraklar ortasında
9.
Şimdi ondan ne ki kaldı
Unutulmuş bir kapı belki kaldı
Değişmez biçim, arı renk, ölümsüz birlik
O zorunlu kendiliğindenlik
Anılarla geldi gitti kaldı
Duyularda bir ürperti kaldı
Artık eski bahçelerde değildik
Şair “kaldı” redifi için Şeyh Galib’in bir tardiyesinden yararlandığını söylemiştir. O kıta ise şöyle:
Dil hayret’i gamla lal kaldı
Galib gibi bimecal kaldı
Gönderdiğim arz-i hal kaldı
El’an bir ihtimal kaldı
İnsafın o yerde namı yok mu
10.
Duyular eski ağaçlarım benim
Her gece bütün kuşlarını yiyen
Alaca bulaca fener alayı
Unutup gidilmiş körebelerim
Bilinçsiz bir inatla yeniden
Yeniden boyuna yeniden
Kurup kaldırıyorsunuz bu sofrayı
Birinci bölümün son üç kıtası artık evrenin çocukluğu ve çocukluk anlatısını sonlandırıyor. 8. Kıta ile birlikte 6’da başlayan zamanlar arası seslenmeler doruk noktaya ulaşıyor ve tema artık bu “ölümsüz birlik” haline duyulan bir özleme dönüşüyor. Aynı zamanda bu özlem, bugünden seslenen şairin “ölümsüz birlik” hakkında duyduğu şüphelerin de sona ermesi anlamına gelebilir. Demek ki artık bir zamanlar evrenle bir bütün olduğumuza ve bir gün ansızın ondan ayrılarak doğa ve insan şeklinde karşı karşıya geldiğimize eminiz. Bu özlemi anlatmak için kullanılan imgeleri, dili ve hatta kafiyeleri/redifleri çok sadece ve akıcı buluyorum. Şiir, özlem gibi bugüne de ait temaları işlerken şair bugünün estetik kaygılarını da masaya yatırıyor. Şiirin birinci bölümü sona ererken bölüm başında ağaç da yine karşımıza çıkıyor. Bu ağaç bizim için “ölümsüz birliğin” bir sembolü durumunda. Usun bulanık anılarında gezerken unutup unutup hatırlanan bu oluşlar, süreç ve birlik artık bir daha kaybolmamak üzere şiire yerleşiyor. Şairin uçurumdan aşağı düşerken tutunup bırakmadığı bir “dal” gibi. Bu dal da bir birlik sembolü olarak bizim ağacın bir dalıdır. Ve evet 6. Kısımda görünüp kaybolan dal da budur.
İKİNCİ BÖLÜM
1.
Büyüdük çocukluğumuzdan
Büyüdük tarihe usulca
Biz bir yana, doğa bir yana
Doğanın yanında bir başka doğa
Karşıdan bize gözlerimiz mi bakan?
Ve güneş altındaki ölümlü tanrılara
Hala şaşkınlık içindeki yonutlarda
Susar doğadan ayrı düşmüş insan
İnsanın boşluğunda doğa
2.
Belli değil biz mi, doğa mı
Kimdi kim bu ayrılığı isteyen?
Belki kör bir çocuk küstü ağladı
İlk karın çılgın geyiğinden;
Belki de bir sakar büyücü karı
Aşımıza tanyeri ağarırken
Ağulu, esrik bir göktaşı
Düşürdü bileziğinden
Çıldırmış evrenler artığı
3.
Kaşla göz arasında oldu olan
Birdenbire ilk göz süreksiz ve anısız
İlk kuş kanadınca ürkek ve yalnız
Ağaçtan önceki ağaçlarla tek bir an
Tüyleri diken dikendir hayvanın
Işığın püsküllü atları şaşkın
Gözün gözü daha kocaman
Ve hiç göz değmemiş ormanın
Tembel devi boş bulundu apansız
İkinci bölümün ilk dizesiyle şair ve şiir ve evrenle birlikte büyüyoruz. Artık evrenin çocukluğunda değil, tarihten bahsedebileceğimiz bir zamandayız. İkinci bölümün başlarında şiir, yeni bir anlatı sunmak yerine “birlik” temasını detaylandırarak bir yandan ilk bölüm sonunu sindirmemize yardımcı olurken bir yandan da 4. Kıtada başlayacak “ayrılığın taraflara etkileri” anlatısına hazırlık için ayrılık teması üzerinde duruyor. Doğayla insanın ayrılışının ardından şiirde ilk kez bugünkü manada (Grek) tanrıları şiirde görüyoruz, hem de doğanın gözünden. Doğa insanları ve tanrıları izlerken insanların değil tanrıların ölümlülüğüne parmak basılıyor. “Karşıdan bize gözlerimiz mi bakan? Ve güneş altındaki ölümlü tanrılara…”
Kronolojik olarak zamansız/tümzamanlı çağlarda var olan tek şey evrenin kendisiyken, evrenin kendi içini yaratıma başlamasıyla ortaya çıkan iki aktörden biri olan insan (algılama ve isimlendirme ile) zihnini kısıtlayarak ayrılığı kesinleştiriyor. Ortaya böylece çıkan insan ve doğa birbirilerinin karşısında duran iki figür olarak şiirde kendine yer buluyorlar. Tanrı kavramı sürekli ölümlü, insanın yarattığı bir şey, gelip geçici olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü şair de doğa da biliyor ki insan ve doğa ölümsüz birlik formunda evreni oluştururken insan ve doğa vardı fakat tanrılar yoktu. Şiirde tanrıların bahsi bununla kapanmıyor tabii ki, üçüncü bölümde bununla ilgili tekrar konuşacağız.
İnsanın doğadan ayrı düşmesi sonrası içini kaplayan suskunluk sırf hüzünden mi yoksa insanın yaratma gücünü yitirdiğini anlatmak için mi var bilemiyorum. Her iki ihtimalde de ayrılık sonrası insanın ruh halini konuşmaya başladık bile. Buna rağmen bu bölümün büyük bir kısmı ayrılık sonrası insan-doğa çatışması ve ayrılık sonrası doğa durumundan oluşacak. (Örneğin 3. Kıtanın tümü)
4.
İşte o zaman bir akarsu
Geçtiği yerlerden bir daha geçti
İsteyerek ikiledi kendini
Gök bir daha, bulut bir daha
Saklı bir deniz denizin altında
Yaprağının altında bir yaprak
Göründü görünecek ucu
Uçan kuş gene uçuyordu
Kendi gibi olmaya çalışarak
Bu kıtada birinci bölümün başındaki akarsu (Geyik akarsuları özlediğince, Hem su hem geyiktir akan, Düşle gerçekleyin içiçe) tekrar şiirde kendine yer buluyor. Aynı nehrin ikinci kez akması motifi aslında gerçeğin üstünün örtüldüğü (algılananın üstünde bir gerçek olduğu inancı, algılanarak gerçeğin yozlaşması ve bozulması, nihayetinde ölümsüz birliğin ayrılması) ve insan zihninin tüm zamanlılığın gerçeğini algılayamayacağını işaret ediyor. Tabii Herakliatos’un görüşünü de böylelikle çiğneyip geçiyor bu dizelerde. Doğa da ayrılık sonrası insana bu şekilde görünüyor işte (İnsanın gördüğü) Yaprağının altında (insanın algılayamadığı, gerçek) bir yaprak.
5.
Oysa giden bulut değil, yaprak değildir
Renk bir düşünce gibi büyür çünkü
Tutamam tuttuğum dalda belki elim var
Bakıp unutmuşum gözlerimi denizde
Gökyüzü belleğim olur çünkü gittikçe
Ne duyu, ne görü, sade yıldızlar
Bütün müyüm, parça mıyım, kim bilir?
Yitmiş gitmişim güneşlerle yüklü
Yiten güneş değil, toprak değildir.
5. Kıta ile birlikte nesnelerin gerçek halleri ve görüntüleri arasındaki fark iyiden iyiye ortaya dökülüyor. “Tuttuğum dalda belki elim var, Bakıp unutmuşum gözlerimi denizde” nesneler arasında göründükleri şeyler değiller çünkü onların şu an bulundukları formlarında “insan” eksik. Şair iç güdüsüyle bu eksiği tamamlamak için doğa ile türlü etkileşimlerde bulunuyor. Arzusundan (ölümsüz birlikten) söz edildiği bizim dal yine ortaya çıkıyor. Bu arzu bu kısımda gerçeğe dönüşmüş gibi gözüküyor. İnsan ve doğa ölümsüz şekilde birleşmedilerse artık eskisi kadar da ayrı değiller.
6.
Bağlantısız bir düzende ordan oraya
Koştukça artıyordu yalnızlığım
Bir dinothorium’un gözünden baktım
Kendime -Ne çılgınlık!- yabancı ve uzak
Denizi köklerinden çıkarmış da
Sallıyordu gagasında bir martı
Rüzgar tüyleniyordu bir kuşta
Yavaş yavaş yoğunlaşarak
Gök gürültüsü az sonra artık ağaçtı.
6. Kıta, 5. Kıtada şairin sorduğu retorik soru üzerinden ele alıyor bu konuyu. “Bütün müyüm, parça mıyım, kim bilir?” Cevap: her ikisi de. Bir martının gagasından düşen bir damla suyun hem denizin bir parçası hem de bir bütünü olduğu gibi. Kuşun tüylerini kıpraştıran esintinin rüzgarın hem parçası hem de kendi olması gibi. Bütün müyüm, parça mıyım sorusu şairin doğa + insan = ölümsüz birlik denkleminde kendi yerini araması. Ama bir önceki kısımda gördük ki birbirinden ayrı iki aktör olan doğa ve insan etkileşime girerek bu birlikteliği an an yakalayabiliyorlar. Bu yüzden insan hem parça hem bütün, damla hem deniz hem değil. “Denizi köklerinden çıkarmış da, Sallıyordu gagasında bir martı”
7.
Kaç kez unuttum sevinci
Yağmurlu bir gezegendi çiçek
Kulaklarım çiçek sesleriyle dolu
Kokusunu gördüm onun giderek
Geceler gündüzler yaratıyordu
Gecenin gündüzün yardımı ile
Madenlerin, rüzgarın, göğün yardımiyle
Madenleri, rüzgarı, gökyüzlerini
Çiçeği yaratıyordu kendi kendine.
Etkileşimlerin yeni yaratımlar oluşturduğu bir tema 2. Bölümün son kısımlarında göze çarpmaya başlıyor. Bu tema 3. Bölümün ana teması olacak. “Yeni yaratım” diyeceğimiz şey aslında ölümsüz birlik durumundaki doğa ve insanın, çocukluk dönemindeki evrenin sahip olduğu şeyler. Şair o günlerin zamansızlığı, tanrısızlığını özlüyor, insan ve doğanın (daha sonra da nesne-nesne) ilişkilerinin ortaya çıkardığı güzelliklerin (örneğin rüzgar, maden, çiçek, gündüz vb.) insanı ve doğayı ölümsüz birlik durumuna yaklaştırdığını düşünüyor.
8.
Kendi kendine geçip giden mavi
Kanatlı atında dalganın
Yarıya indirgemiş daireyi
Sallanın maviler sallanın
Varabilir misiniz yayın ötesine?
İki nokta arasında sürekli
Ve sonsuz bir koşu ki tanrım
Gökler de yarım, dalgalar da yarım
Dalgaları gökler tamamlıyor geçtikçe.
9.
Esriktim artık çalkantıdan
Birlikte var olmanın rastlantısı
Aldı götürdü beni bir an
Değişen biçimler içinde…
Artık üçgen yağmurları mı
Gök piramitleri mi içiçe
Değirmi denizler mi istersin yansıyan
Küsuf konilerinde sapsarı
Gel birliği yeniden kur ey gece!
10.
Ama saat kaç, kim bu başucumdaki?
Saf olayın yenilenmesi mi su?
Ağaçlar gerisin geri eski yerine
Açılarla aralıklar tıpatıp doğru
Ama saat kaç, kim bu başucumdaki?
Kim ölçüyor, soran kim, neye göre?
Düzen sevgisi mi, yoksa korku mu?
Düşünülmeyenden düşünülene?
Ama saat kaç, kim bu başucumdaki?
Ölümsüz birlik durumunu insana ve doğaya ait her türlü nesnenin nihai formu gibi düşünürsek, ayrılığın başladığı günden tekrar birleşilen güne kadar geçen sürede (sanıyorum bu süre insanlık tarihine eşit olmalı) evrendeki her şey bir ara tür, ara form, geçiş formu halindedir. Her etkileşim nesneleri ve insanı nihai forma yaklaştırdığına ve değiştirdiğine göre bu durumda tek bir geçiş formundan değil her bir nesne için etkileşimin türüne göre sonsuz ayrı formdan bahsedebiliriz. Bu formların her biri ölümsüz birliğe ulaşmak için kat edilebilecek farklı yolları temsil eder. Şair burada insanın doğayla etkileşme motivasyonuna bir mantık addetmektedir. Bu mantığa göre insan özüne dönebilmek için doğa ile etkileşime muhtaçtır.
Şair şiirin bu kısımlarında ölümsüz birlik halini gözle görülür şekilde anlamakta, hayal etmekte, yaklaştırmakta ve bu halin nesnelerin algıladığımız şeklinden çok daha yüce olduğunu işaret etmektedir. Nesnelerin birleşme potansiyelini farkı, nihai ve ara form ilişkisini kavramak açısından önemlidir. 9 ve 10. Kıtalar da yine bu farkındalık üzerinden okunmalı.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Şiir 3. Bölüme gelene kadar ihtiyacı olan tüm kurmaları gerçekleştirdiği için, geriye kalan tek şey bizi finale taşımak. Şiir bu bölümde imge ve anlatı konusunda özgünleşiyor, farklı temalar arasında geziniyor. Sanırım okumaktan en keyif aldığım bölüm şiirin bu bölümüdür.
1.
Us iki akımlıdır. Ben doğayı
Nesneleştirdim ve sayılarını
Buldum. Şimdi ne olacak idiyse
Her şey onun zorunu içindedir.
Ağaca yeşil bakmak lazım
Yanyana getirmeli yedi rengi
Sessizliği yoğunlaştırmalı ki
Yeri katılaştırsın ayaklarım…
Ey bilinç! Sevgim de, hüznüm de
Eski bir zamandan gelmedir
Şimdi saltanatımda yapyalnızım.
İnsanların sınırlı algılarıyla algılamak için geliştirdikleri metodu alaya alarak başlıyor 3. Bölüm. Doğadaki nesnelerin görünmekte olan hallerini nihai formları zanneden insanoğlunun, bu şekilde zihnini sınırlandırdığı ve doğa-insan etkileşimini sınırlandırdığı iması bulunuyor bu alayda. Şairin bilinç dediği bu kısıtlı algı yüzünden ağacın yeşil olduğunu bilerek ağaca bakmak ağacı yeşil görmeye, yerin sert olduğunu bilerek yere basmak yeri sertleştirmeye yarıyor. Bu tip ön kabuller nesnelerin etkileşim ile birleşme ve değişme potansiyelini öldürüyor. Nesneleri isimlendirmemek kuantum süperpozisyon paradoksunun ortaya çıkması gibi. Örneğin Schrödinger’in kedisini düşünün. Kutu açılıp da kedi gözlenmediği sürece aynı anda iki ihtimal de gerçektir. Kedi hem ölü hem de canlıdır (ara formlar arasında gezinmektedir.) Ama yerin sert olduğu kabulüyle yere bastığınızda, bir nesneyi isimlendirdiğinizde yani kutunun kapağını açtığınızda ihtimalleri bire indirirsiniz.
Bir kez algılama işini metodolojiye döktüğünüzde artık dünyayı bu perspektiften anlamak dışında başka bir seçeneğiniz kalmıyor. Yedi rengi yan yana dizerek sınırlamak, yere sert olduğunu bilerek basmak zorundasınız; çünkü kutunun kapağını açıp böylesini çoktan kanıtlayarak gerçeği sınırlandırdınız.
2.
Bulut bir biçim değildir artık, bir
Tasarı, bir entr’acte, bir istektir;
Olumsuz bir tanımdır gökyüzü
Boyuna ilkel ve matematiksiz
Sıkar durur tanrıları boş yere…
Çünkü eski bahçelerde değiliz
Eskidendi elmanın ağaçtan düştüğü
Şimdi yalnız 1/2 gt²
Kapsar yıldız kaymalarını
Ayıklamalı evren görütünü
Usa uygun bir düzene koymalı.
Şiirin en sevdiğim iki dizesi burada sanıyorum. “Bulut bir biçim değildir artık, bir tasarı, bir entr’acte, bir istektir;…” Entr’acte Fransızca bir oyundaki iki perde arasındaki geçiş sekansına deniyor, kavram İngilizce interact (fiil), etkileşim ile aynı kökten Latince inter (ara, arasında, orta, ortasında) geliyor. Bu yazının başından beni “ara” form kavramını kullanmamın sebebi büyük oranda Entr’acte’ın Latince kökenidir ve şairin anlatmak istediği duruma çok uygun bulurum, gerçi bu bölümde şair aynı şeyden bahsetmek için ararenk kavramını da kullanacak. Tasarı kelimesi de zihnimde henüz bitmemiş, değiştirilmeyi bekleyen bir şablonu canlandırıyor.
Şair bu bölümde 1. Kıtada başladığı şeytanın avukatlığını yapmaya devam ediyor. “Ayıklamalı evren görütünü, Usa uygun bir düzene koymalı.” Yedi rengi yan yana koyarak ara formları sınırlandırdığınız gibi şimdi de elmanın ağaçtan düşüşünde yerçekimini görüyorsunuz. Çünkü bunu kanıtladınız. Bu avukatlığa göre gökyüzünün hesaplanamaz ve, örneğin hacim olarak, kanıtlanmamış olması onu ve bulutları bir ara form durumunda tutuyor. Bunu tabii biraz duygusal bir yaklaşım olarak anlamak lazım.
3.
Ben bu ellerimi hiç görmemiştim
Çünkü onlar benim ağaçlarımdı
Şimdi ışığı söndürsem ve
Kalkıp tutsam ağaçlarımı
Ellerim midir, yoksa ellerimin
Adları mı? Çünkü şimdi ben de
Bir ararenk, bir bildiriyim;
İlkyaz, ilkyazın gerçeğinden
Başka nedir? Olağan biçimlerin
Yerce yenilenmelerinden
Olağanüstü yabancılıkları.
“Ben bu ellerimi hiç görmemiştim, Çünkü onlar benim ağaçlarımdı, Şimdi ışığı söndürsem ve, Kalkıp tutsam ağaçlarımı, Ellerim midir, yoksa ellerimin, Adları mı? Çünkü şimdi ben de, Bir ararenk, bir bildiriyim; İlkyaz, ilkyazın gerçeğinden, Başka nedir? Olağan biçimlerin, Yerce yenilenmelerinden, Olağanüstü yabancılıkları.”
Şair bu kısımda yaptığı muazzam işi ortaya koyabilmek için bunun öncesinde 233 dize yazdı. Başka ne diyeceğimi bilemiyorum. Üçüncü Bölüm 3. Kısım hakkında ne söylenebilir bilmiyorum. Burası şiirin en üst seviyesini başlatıyor, artık ihtiyacımız olan tüm imgelere sahibiz. Tüm şiir boyunca kurduğu her şeyin tadını çıkaracağız. Yine de benim incelemelerim de burada son bulmayacak, ara ara eklemeler yapacağım.
4.
Kaç sabah var, yazık, onca güneş var
Sayısızlıkta başın dönünceye kadar
Gördüm denizi, ama ad verdim ona.
Durdurdum. Unutkan kuşlariyle yarın
Deniz değildir artık o, uğultulu
Bir varsayım, arcaique bir duyu…
Çoğul! Tekdüze tür! Sen bir kadınsın
İstediğince kendini tekrarla
Anımayın ey ölümlü anılar!
Evrenin karşı durmasıdır bu
Karşı durması usumuza.
“Gördüm denizi, ama ad verdim ona. Durdurdum. Unutkan kuşlariyle yarın, deniz değildir artık o, uğultulu bir varsayım, arcaique bir duyu.” Kutunun kapağını açtı ve denizin ara formlar arasındaki salınımı durdurdu, ihtimalleri bire sabitledi. Fakat karşısında gördüğü şey deniz değil, sınırlı insan zihninin algıladığı bir varsayım. Arcaique, Tr. Arkaik (sıfat), eskimiş anlamına geliyor.
“Anımayın ey ölümlü anılar!” ihtimal ki burada şair ölümsüz birlik zamanının anılarını hatırlıyor olmalı. Böylece ölümsüz birlik zamanının evrenin usumuza karşı durması anlaşılabilir. Çünkü denizin arkaik bir varsayım olduğunu anlayamayan zihnimiz… Fakat anımayın kelimesi ile ilgili söylenecek şeyler var. Anımsamak kelimesi edilgen bir biçimde kullanılmış. Camın kırılması gibi. Aslında camın kendiliğinden kırılması mümkün değildir, fiili gerçekleştiren özne ortada bulunmadığı için (örn. Ahmet camı kırdı) cam kırıldı diyorum, bu camın kendiliğinden kırılmadığına yönelik bir imadır. Burada da şair her ne kadar anılara seslense de anlıyoruz anılar kendi kendiliğinden anılamaz, bir öznenin bunu gerçekleştirmesi lazımdır. Bu edilgen fiil kullanımının ortaya çıkardığı anlam bu cümle özelinde pek bir şey anlatmıyor, fakat ileride anlatacak.
5.
Kara bastın mı üşümeli
Üşümek bir sözcüktür, üşümeye benzer.
Gecedir diye bakmalı geceye
Tıpkısıdır gecenin, bir sessiz bir sesli.
İçtenliği kökünden yok etmeli
Çünkü sen bir nesneye karşılık değilsin;
Yapaysın ve güçlüsün artık. Benze,
Benzet, yakıştır, doğamsı göster!
Ölümsüzlüğünü yaratmak için
Koru kendini bir gerçeğin
Yanı başında sözcüklerle.
“Üşümek bir sözcüktür, üşümeye benzer.” Bence çok hoş. Üşümek evet bizim üşümek zannettiğimiz şeye benzeyen bir sözcüktür yalnızca. Çünkü o aslında formlar arasında gezinir durur. Biz onu isimlendirdik ve üşümek dedik. Üşümenin, üşümeyle ilgisi yoktur. “Uğultulu bir varsayım, arcaique bir duyu” gibi.
“Benze, Benzet, yakıştır, doğamsı göster!” ölümsüz birlik çağrışımları.
6.
Ah olacağı buydu oldu,
Duygularla öyle çok uğraştım ki
Artık aramızda ne bir sır
Ne güven, ne inan, ne uyum…
Sonunda tükettim ruhumu:
Sevinirken sevincimi seyrediyorum
Korkumla korkmuyorum şimdi.
Madem bir kapı aralıktır,
Sen sonuna kadar aç onu.
Artık bendeki insandan kurtuldum
Sevgisiz yaşayacağım sevgiyi.
7.
Kıpısızsa yörüngenin ortasında söz
Devinisiz gelişim ne ki
This is the mythology of modern death
Biçimden ayrı düzen, kalıptan ayrı biçim
Bir yanda uygunluk, bir yandan uyum
Varlık değil, ölüm değil, öteki.
Sesle sessizlik arasındaki ses
Bilgisiz inanım, inansız bilim
Töz bir yerde, bir yerde öz
Duyumsuz duygu, duyusuz duyum
Gerçekle ülkü arasındaki.
“Varlık değil, ölüm değil, öteki. Sesle sessizlik arasındaki ses, Bilgisiz inanım, insansız bilim, Töz bir yerde, bir yerde öz, Duyumsuz duygu, duyuşuz duyum, Gerçekle ülkü arasındaki” şey; tasarı, entr’acte, ararenk, ara form vb.dir.
This is the mytology of modern death. Şair bu dizenin Wallace Stevens’a ait olduğunu yazmış fakat internette bu dizenin hangi şiire ait olduğunu bulamadım.
8.
Sende martılardan kalma bir şey var
Ellerin gece bir denize yağmur yağandaki
Issızlığı sürdürüyor ellerinde
(İlkel ya da çocuksu hep bir)
Issızlığı ve ululuğu ki
Bilinçsiz özgürlüğün kalıntısıdır belki de
(Kapımayın ey ölümsüz kapılar)
Eski bilgiler saklı belleğinden
Uyandır o gücü uyandırabilirsen
(Usul ya da tutkulu hep bir)
Bilinçli tutsaklığını tekmele.
“Kapımayın ey ölümsüz kapılar” anıların kendi başlarına anılamayacağına dair gönderme, aynı şekilde burada kapılar için kullanılıyor. Devamı bir sonraki kısımda.
9.
Ey doğa, büyük doğa, güzel ana!
Sen varsın, de bana, gözlerin de var,
Deniz var deniz, onu kim tüketebilir!
Bırakmaz beni tek başıma
Ağacın gövdesine güveniyorum
Arı gün bak işte değişiyorum
Yeniden yaşamağa başlıyor ellerim
Tanrımayın ey ölümsüz tanrılar
Ah güvercin gibi kanatlarım olaydı bir
En kardeş yerlerimi tek başıma
Uçardım ve rahat ederdim.
“Tanrımayın ey ölümsüz tanrılar” Şair bu cümleyi kurmak için çok önceden çalışmaya başlayarak bize eylemleri edilgen kullanmanın bir özne gerekliliğine sebep olduğunu gösterdi. Anılar ve kapılar cümleleri sırf tanrımayın ey ölümsüz tanrılar diyebilmek içindi. Tanrıların tek başlarına var olamayacağı, bir özne tarafından gerçekleştirilmeleri gerektiğini ima ediyor. Çok derin bir anlamı var mı derseniz, hayır. Anlaşıldığı gibi işte. Sadece şairin kelimelere anlam katmak için harcadığı çabaya hayran kalıyorum.
9. ve 11. Dizeler Davut’un mezmurları 2. Kitap 52. Mezmur’undan
“’Keşke güvercin gibi kanatlarım olsaydı!’ Dedim kendi kendime, ‘Uçar, rahatlardım.’”
3. ve 5. Dizeler ise Aiskhylos’un Agamemnon tragedyasında Klytemnestra’nın sözlerinden alıntıdır.
10.
Hatırlar mısın? Eski kokuları hatırla!
Ben bu çiçekleri dererdim
Hangi çiçekleri? O değil, şarkılardı
Şarkılar vardı can sıkıntısında…
Ağlayan kim? Ben değilim.
Vardığım kupkuru bir kıyı
Deniz kabukları, martı leşleri…
Eskiden ben bu denize girerdim
Hangi denize? Ölüm sessizliği
Ve cırlak güneş aydınlığı
İçinde dağa taşa benzemişim
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Bu bölümde akışa hiçbir müdahalede bulunmadan sizleri şiir ile baş başa bırakacağım. Bu bölüm zaten tamamen Odysseus’un ağzından yazılmış, Odysseus’un öyküsüdür. Ben de öyküyü bilmeyenler için, şiirden aldığınız keyfi artırmak adına bu konuyla ilgili ön bilgi vereceğim. “Efsaneye göre Sirenler… ile başlayan kısımdan itibaren bu ön yazının tamamını loveandartsz.com’dan alıntıladım, yalnızca ufak eklemelerde bulundum. Truva savaşının ardından dönüş yolunda fırtına yüzünden gemisi Agamemnon’un gemilerinden ayrılan Odysseus’un başına türlü olaylar gelir. Yine dönüş yolunda karşılaşacağı son imtihan Sirenlerdir.
Efsaneye göre Sirenler, Sirenum Scopuli denilen bir adada yaşadıklarına inanılan deniz yaratıklarıdır. Bu ada, kayalıklarla ve uçurumlarla çevrili olarak betimlenmiştir. Sirenler, söyledikleri şarkılar ile denizcileri büyülemekte ve onları kayalıklara çekerek ölümlerine sebep olmaktadır. Sirenlerin, denizkızlarından farklı olarak iki kuyruğu vardır. Achelous’un kızları olarak betimlenmişlerdir. Bazı hikayelere göre de Persephone’un oyun arkadaşları olduklarından da bahsedilmiştir. Homeros, sirenlerin sayılarıyla ilgili hiçbir şey söylemese bile, sonradan farklı yazarlar hem isimlerinden hem de sayılarından bahsetmişlerdir. Odysseus, Ege Denizi’ndeki Phokaia kıyılarına ulaşır ancak devam edebilmesi için sirenlerin yaşadığı kayalıkların arasından geçmesi gerekir. Arkadaşlarıyla birlikte Siren Kayalıkları’na yaklaştığında Tanrıça Kirke ona tahtından seslenir ve onu uyarır:
“Odysseus ne yapın edin, sirenlerden sakının! Büyüleyen seslerinden, çiçekli çayırlarından sakının. Kim yaklaşırsa bilmeden ve dinlerse sirenleri, yandı, bir daha evinde onu ne karısı karşılar ne çocukları…”
Tanrıça’nın sözünü dinleyen Odysseus, tayfasını uyarır ve sirenlerin sesine kanmamak için kendisini geminin direğine sıkıca bağlatır, ağzını da kapattırır. Gemideki tayfanın da bu sesleri duymaması için kulaklarını balmumu ile kapattırır. Onlara ne olursa olsun onu çözmemeleri gerektiğini tembihler. Böylelikle sadece kendisi sirenlerin o müthiş sesini duyabilecektir. Dalgalar diner ve gemi denizleri köpürterek ilerler. Siren Kayalık’larının yakınlarından geçerken, Odysseus o müthiş sesleri duyar:
“Gel buraya dillere destan Odysseus, Akhalıların şanı şerefi,
Durdur gemini de duy bizim sesimizi.
Hiçbir gemi buradan geçemedi,
Durup dinlemeden tatlı ezgimizi.
Dinlerler doya doya bizi.
Biliriz biz Troya’da olup bitenleri,
Daha çok şey öğrenip öyle sürün geminizi.”
Odysseus içindeki isteğe daha fazla dayanamaz ve tayfasına onu çözmesini söylemeye çalışır, kaşlarıyla ve gözleriyle “çözün” diye işaretler verir. Ancak tayfası, kulakları balmumu ile kapalı olduğundan onu duymaz iki büklüm bir şekilde kürek çekmeye devam ettikleri için onu görmez. İlerledikçe sirenlerin sesi duyulmaz olur. Böylelikle ölümüz buz gibi kollarından kurtulup yollarına devam ederler.
"Kaşlarımla işmar verdim
Arkadaşlara “Çözün”, dedim beni.
Ancak adamlarımın kulakları
Balmumu ile tıkalı olduğundan
Duymadılar bile beni,
Bırakmadılar iki büklüm
Ha bire kürek çekmeyi...
Az sonra epey uzaklaşmıştık sirenlerden,
Artık duymaz olmuştuk seslerini...
Böylece buz gibi kollarından
Sıyrıldık ve atlattık ölümü!"

1.
Kara gemi Okeanos ırmağının
Akıntısından kurtulup tanrısal
Denizde Ayaye adasına varınca
Onu kumsala çektik ve uykuya
Dalarak tanrısal şafağı bekledik.
Sabah sisi içinde doğan
Gül parmaklı şafak
Elpenor' un yüzüstü yatan ölüsünü
Bulmuştu ilk önce kıyıda.
Martı leşleri ve deniz kabukları arasına
Törenle gömdük onu kederli
Gönülle ve yanık yüzlü şaraptan
İçerek dinledik Kirke'yi.
2.
Tanrıçaların en tanrısalı
Güzel belikli Kirke eyitti :
"Sen Odysseus iki ölümlüsün
Hades'i gördün daha yaşarken
Güneş doğmayan neşesiz ülkeyi
Günlerce karanlıkta kaldın
Çünkü İthaca yaşatıyordu seni
Tanrısal denizde ordan oraya
Bin yıldır aradığın ada...
Konağının sarsılmaz temeli
İkarios kızı Penelopeia
Ve erdemli dölün Telemakhos
Bütün ülkün ve sevgin olan İthaca."
3.
İyi dinle söyleyeceklerimi
Her şeyi olduğu gibi anlatacağım sana
Ki yeni uğursuzluklar yüzünden
Denizler ortasında kalma bir daha.
Önce Sirenlere rast geleceksiniz
Koruyun onlardan kendinizi
Yabansı ezgilerle büyüleneceksin
Ordan çarçabuk uzaklaşmalı ki
Büsbütün yok olmasın İthaca.
Sirenleri aştıktan sonra kürekçilerin
İki yol çıkacak karşına birden
Acaba bunlardan hangisi?
Artık onu orda sen bileceksin!"
4.
Oysa İthaca'yı hiç görmemiştim
Penelopeia yoktu, Telemakhos da,
Ama İthaca kafamda onlardan kurulu idi.
Tanrıçaların en tanrısalı
Kirke'nin bile söyleyemediği
Bu yolu bulup geçeceğim;
Ama ne denli güç olursa olsun
Bilerek varmak istiyorum şimdi
Sirenlerin ezgilerini dinleyeceğim
Dedim ve büyük bir mum peteğini
Tunç hançer ucu ile ezdim çabucak
Tıkadım kürekçilerin kulaklarını bir bir
Orta direğe bağlattım kendimi.
5.
Kürekçilerim hasatsız denizi
Köpürttüler kürekleriyle,
Tez yürüyüşlü gemi gün batarken
Ulaştı Sirenlerin adasına,
Yüreğim kopacak gibiydi
Kanatlanıp uçacak gibiydi, ama
Sirenlerin izi bile yoktu ortada.
Yalnız bir ezgi, ta derinden
Ta içerimden gelen bir ezgi
Başladı yavaş yavaş yükselmeye;
O yabansı, o büyülü türküleri ben
Söylüyordum sağır gemicilere
Yalnız ben duyuyordum Sirenleri.
Kirke, bilge tanrıça, selam sana!
Sağ salim geçtim kendimi.





Yorumlar